3 MAYIS
DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜ: Birleşmiş Milletler, 20 Aralık
1993'te her yıl ''3 Mayıs''ın ''Dünya Basın Özgürlüğü Günü'
olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
1481- Yedinci Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet öldü.
1920- TBMM'nin ilk icra vekilleri heyeti (bakanlar kurulu)
oluşturuldu. İcra Vekilleri Heyeti, 5 Mayısta Mustafa Kemal
(Atatürk) başkanlığında ilk toplantısını yaptı.
1934- Kayseri Uçak Fabrikasında yapılan ilk parti altı avcı
uçağından biri, 50 dakikalık uçuşla Kayseri'den Ankara'ya geldi.
1935- ''Türkkuşu'' Atatürk tarafından hizmete açıldı.
1950- Ali Naci Karacan'ın kurduğu Milliyet gazetesi yayın
hayatına başladı.
1951- Demokrat Parti Meclis Grubunda din eğitiminin
genişletilmesi istendi.
1959- Ressam Zeki Kocamemi öldü.
1960- Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel,
hükümeti uyarmak için Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'e
mektup gönderdi.
1963- Şair, yazar Abdülhak Şinasi Hisar 75 yaşında İstanbul'da
öldü.
1979- Margaret Thatcher, İngiltere'nin ilk kadın başbakanı oldu.
1984- Paris'teki Ermeni Anıtı bombalandı, on üç kişi yaralandı.
Anıta Türklerin saldırdığı öne sürüldü. Saldırıyı ''Anti Ermeni
Örgütü'' üstlendi.
1986- Çernobil kazası sonrası oluşan radyoaktif bulutların
Türkiye'ye de ulaştığı ve bazı bölgelerde radyasyonun yedi kat
arttığı açıklandı.
2007- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 11. cumhurbaşkanının
seçilememesi halinde 16 Mayıstan sonra da görevine devam edeceğini
söyledi.
2007- TBMM Genel Kurulunda milletvekili seçiminin 22 Temmuz 2007
Pazar günü yapılması benimsendi.
2007- Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin oylamaya katılan DYP Denizli
Milletvekili Ümmet Kandoğan partisinden ihraç edildi.
2007- AK Parti'nin, ''seçimlerin 4 yılda bir yapılması, cumhurbaşkanının
5+5 sistemi ve halkoyuyla seçilmesini'' içeren Anayasa değişikliği teklifi
TBMM Başkanlığına sunuldu.
Gön: webmaster Tarih Sat May 03, 2008 9:48 pm
| 0)
2 MAYISLAR
2 MAYIS
1519- İtalyan Rönesansı'nı başlatan heykeltraş, mimar, mühendis
Leonardo da Vinci öldü.
1926- Atlantik'in iki yakası arasında ilk belgegeçer (belgeç-
faks) mesajı gönderildi. ABD'nin Londra Büyükelçisi Alanson
Bigelow Houghton'un, Augustus John tarafından çizilen resmi,
Londra'dan New York'taki New York Times bürosuna geçildi.
1938- Ordu Süvari Ekibi, Roma'da Milletler Kupası yarışlarında
altın Mussolini kupasını kazandı.
1939- Ankara'da 1. Neşriyat Kongresi toplandı.
1945- İtalya'daki Alman işgal birlikleri Müttefik ordularına,
Berlin'deki Alman güçleri Sovyet Mareşal Jukof'un birliklerine
teslim olmaya başladı.
1953- Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Türkiye Merkezi kurucuları seçildi.
1972- Pele'nin de oynadığı Brezilya şampiyonu Santos futbol
takımı İstanbul'a geldi. Santos ertesi gün Fenerbahçe'yi 6-1 yendi.
1972- ABD'den alınan TCG Oruç Reis ile TCG Uluç Ali Reis
denizaltıları törenle donanmaya katıldı.
1973- Lübnan ordusunun Filistinli mültecilere saldırmasıyla
Lübnan iç savaşı başladı.
1982- Falkland'da İngiltere-Arjantin savaşı başladı.
1984- F-16 uçaklarının Türkiye'de yapılması için anlaşma
sağlandı.
1986- Birinci Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali, Ankara
Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde açıldı.
1992- Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ABD'de prostat ameliyatı
geçirdi.
1995- Genelkurmay Başkanlığı, Çelik Harekatı'nın 43 gününü
değerlendirdi. Harekatta 555'i ölü, 568 terörist ele geçirildi.
1999- Fazilet Partisi'nden Merve Kavakçı, milletvekili yemin
törenine türbanla girdi. Olay Mecliste protestolarla karşılandı
ve Kavakçı yemin ettirilmeden TBMM Genel Kurulundan çıkarıldı.
2007- TBMM Genel Kurulunda, AK Parti'nin gündeme ilişkin grup
önerisi kabul edildi. Buna göre; cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili
1. tur 6 Mayısta yapılacak. 1. tur oylamada toplantı yeter
sayısında 367'ye ulaşılamaması halinde ilk tur 9 Mayısta yenilenecek.
3. tur 12 Mayısta, 4. tur ise 15 Mayısta yapılacak.
2007- AK Parti'nin, genel seçimin 24 Haziranda yapılmasını öngören
yasa değişikliği teklifi TBMM Başkanlığına sunuldu. YSK Başkanı
Muammer Aydın ise seçimlerin 22 Temmuzda yapılabileceğine ilişkin
görüşlerini TBMM Anayasa Komisyonuna bildirdi.
Gön: webmaster Tarih Sat May 03, 2008 9:46 pm
| 0)
1 MAYIS larda YASANANLAR!
1 MAYIS 1707- İngiltere, Galler ve İskoçya, Büyük Britanya olarak birleşti.
1889- ''1 Mayıs'' işçilerin ortak bayramı olarak kabul edildi.
1908- ''Don Camillo''nun yaratıcısı, İtalyan mizah yazarı ve
karikatürist Giovanni Guareschi doğdu. ''Don Camillo'' dizisini,
Burhan Felek Türkçeye çevirmişti.
1925- Kıbrıs, İngiltere kolonisi oldu.
1932- Ankara'da Milli Sanayi Sergisi açıldı.
1941- Orson Welles'in yönettiği ''Yurttaş Kane'' filmi ilk kez
gösterildi.
1948- Hürriyet gazetesi, Sedat Simavi tarafından İstanbul'da kuruldu.
1959- CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Uşak'ta, sayıları bine yaklaşan
kalabalığın saldırısına uğradı. İnönü, atılan taşla yaralandı.
1964- Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü kuruldu.
1975- Vietnam Savaşı sona erdi.
1977- İstanbul'da Taksim'deki 1 Mayıs mitingi sırasında çıkan
olaylarda 37 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.
1984- DGM'ler 8 ilde göreve başladı.
1988- Karikatürist ve tiyatro sanatçısı Altan Erbulak 59 yaşında
öldü.
2003- Bingöl'de 6.4 büyüklüğündeki depremde 176 kişi öldü, 521
kişi yaralandı.
2004- Avrupa Birliği, Polonya, Slovenya, Slovakya, Macaristan,
Çek Cumhuriyeti, Estonya, Litvanya, Letonya, Malta ve Güney
Kıbrıs Rum yönetimini saflarına katarak 25 ülkeye ulaştı.
2007- Anayasa Mahkemesi, CHP'nin, Cumhurbaşkanı seçiminin ilk tur
oylamasında, toplantı yeter sayısı için TBMM'de 367 milletvekili
bulunmadığı gerekçesiyle açtığı davada, ilk tur oylamayı Anayasa'ya
aykırı bularak iptaline karar verdi ve yürürlüğünü durdurdu.
2007- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, genel seçim tarihini öne
almak için TBMM'ye başvuracaklarını söyledi.
2007- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Nuri Ok'un emekliye
ayrılmasıyla boşalan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcıvekili Abdurrahman Yalçınkaya'yı seçti.
Gön: webmaster Tarih Sat May 03, 2008 9:43 pm
| 0)
Istanbul"da 1 Mayıs, beklendiği gibi polisin uyguladığı şiddet görüntüleriyle başladı. Günlerdir başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ve İstanbul Valisi Muammer Muammer Güler"in yarattığı korku havasıyla 1 Mayıs"a giren işçiler sabahın erken saatlerinde saldırıya uğradılar. Şişli"de kutlamalar için Abide-i Hürriyet Caddesi Nakiye Ergül Sokak"ta bulunan DİSK Genel Merkez binasının önünde toplanan gruba polis saat 06.30 sıralarında müdahale etti. Polis burada toplanan işçilere gaz bombalarıyla saldırdı. DİSK binasının içine de atılan bombadan birçok işçi etkilendi. Daha so ... / 02 Mayıs 2008
Gön: webmaster Tarih Sat May 03, 2008 9:39 pm
| 0)
O radyo konuşmasını hiç unutmuyorum. Lise çağındaydım.
Akşam transistörlü radyodan yayılan Ecevit’in sesine kulak kesilmiştik. Diyordu ki;
“Başbakan Demirel bana resmi bir yazı gönderdi. Taksim’deki CHP mitinginde beni vuracaklarını bildirdi.“
Tarih, 1 Haziran 1977’ydi.
Kanlı 1 Mayıs’ın üzerinden bir ay geçmişti.
Seçime 3 gün kalmıştı.
CHP lideri, daha 5 gün önce Çiğli’de bir silahlı saldırıdan kıl payı kurtulmuştu.
Ve şimdi, Başbakan kendisine Taksim’e giderse dürbünlü tüfekle vurulacağını bildiriyordu.
Ecevit radyo konuşmasını şöyle tamamlamıştı:
“Kimseyi çağırmıyorum. Ama eşimle ben, yarın söz verdiğimiz saatte orada olacağız.”
Bu “Herkes gelsin” demekti sanki...
Türk siyasi tarihinin gördüğü en büyük siyasi mitinglerden biri o gün, bu koşullarda yaşandı.
3 gün sonraki seçimde ise CHP yüzde 41’i aştı.
* * *
Provokasyon, meydanları kapatmakla, mitingleri yasaklamakla önlenmez; cesaretlendirilir olsa olsa...
Provokasyon, böylesi bir kararlılıkla ve kitlesellikle provokatörün üzerine yürünerek önlenir.
Bu, “Biz sana rağmen varız. Sana demokrasiyi baltalatma hazzını yaşatmayız” demektir.
Türkiye’nin en ünlü meydanını, maç gecesi fanatizme, yılbaşı gecesi alkolizme açıp bayram günü emekçiye kapatmak, okullar olmadan maarif yönetmeye benzer ki, “Ben senle baş edemiyorum” diyerek provokatöre teslim olmak anlamı taşır.
DİSK’in, KESK’in ve (korkup geri çekilmeden önce) Türk-İş’in Taksim ısrarını anlamak lazım:
Sadece işçi sınıfının değil, Türkiye’nin kaderinin değiştiği meydandır o meydan...
“Kurduğunuz tezgâha rağmen 30 yıl sonra yine burada, bir aradayız” denilecek bir “bayram meydanı”dır.
Yasaklar onun simgesel önemini azaltmaz, aksine çoğaltır.
* * *
Dün Ankara-İstanbul karayolundaydım.
Yol boyu zırhlı polis panzerleri geçti yanımız sıra... Bir bayram değil savaş arifesindeymişiz gibi...
Valiliğin açıklamasına da sıkıyönetim havası sindi.
Önce Başbakan ”ayaklar baş olursa...” gafıyla, ardından hükümet sert açıklamalarla diyalog sürecini baltaladı.
Sendikaların, mitinge süre sınırı getirme, alana tek koldan girme gibi önerileri de dikkate alınmadı.
Krizin adım adım büyümesi ve sıcak çatışmaya dönüşmesi adeta beklendi.
Bunun, kime, ne yarar sağlayacağını bugün göreceğiz.
Taksim’i zorlayacak işçilerin kazanmayacağı kesin...
Onlara “misliyle müdahale edecek” kolluk güçlerinin de...
İşçisine, meydanı kapatan hükümetin de...
Tek kazanan, kazanmasından en çok korkulan olacaktır:
Provokatör!
* * *
Kararlılığından taviz vermeyen DİSK ve KESK, bugün kolluk güçlerine karşı olduğu kadar, provokatörlere karşı da son derece dikkatli hareket etmek zorundadır. Kaosun sorumluluğunu, hükümetin omzundan kendi üstüne almamalıdır.
AKP, 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak tatil edilmesi talebiyle başlattığı hamleyi cesur bir açılımla hem kendisi hem ülke için kazanıma dönüştürebilirdi.
Yapamadı.
Tam da Ergenekon’un tartışıldığı dönemde, onun kana buladığı meydanı işçiye kapatarak 30 yıllık yasakçı kafaya teslim oldu.
Türkiye de, kriz önleme yönetimindeki zaafını bir kez daha ortaya koydu.
“Sağduyu” öldü.
Bugün bize, yeni baskılara meydan vermeyecek, ama meydanları vermeyen baskıcılara da meydan okuyacak bir “solduyu” lazım.
Gön: webmaster Tarih Thu May 01, 2008 10:10 pm
| 0)
28 NİSAN
1915- ''Hilal-i Ahmer''in adı ''Kızılay''a çevrildi.
1936- Mısır'da Kral Fuad'ın beklenmeyen ölümü üzerine 16 yaşındaki Prens
Faruk kral oldu.
1945- İtalyan diktatör Mussolini ve metresi Clara Petacci, kurşuna dizildi.
1950- Nightingale Hemşire Koleji İstanbul'da açıldı.
1960- İstanbul Üniversitesinde çıkan olaylarda, Orman Fakültesi öğrencisi
Turan Emeksiz öldü. İstanbul ve Ankara'da sıkıyönetim ilan edildi.
1963- Topraksız köylüler Adana'da yürüyüş yaptı.
1975- CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Erzincan'da taşlı ve silahlı
saldırıya
uğradı.
1979- Sovyetler Birliği'nin ilk uçak gemisi Kiev 28, İstanbul Boğazı'ndan
geçti.
1980- Abdi İpekçi'nin katil zanlısı Mehmet Ali Ağca, İstanbul'daki
yargılamada gıyabında idama mahkum edildi.
1988- Ermeni terör örgütü ASALA'nın kurucusu Agop Agopyan, Atina'da kimliği
belirlenemeyen iki kişi tarafından öldürüldü.
1993- İstanbul'daki Ümraniye çöplüğü, biriken metan gazı yüzünden patladı;
39
kişi öldü.
1999- Terör örgütü elebaşı hakkındaki iddianamede, Abdullah Öcalan'ın idamı
istendi. Öcalan, İmralı Adası'nda cam kafeste yargılanacak. İddianamede,
terör örgütüne destek veren ülkeler de tek tek sayıldı.
2003- Kıbrıs Rum kesimi ile serbest geçişler çerçevesinde 25 binden fazla
Rum, KKTC'ye geldi.
Gön: webmaster Tarih Tue Apr 29, 2008 6:53 am
| 0)
FATİH AKIN'A ALTIN ALMAN FİLM ÖDÜLÜ
BERLİN - Aldığı ödüllerle adından sıkça söz ettiren tanınmış Türk yönetmen Fatih Akın'ın "Yaşamın Kıyısında" adlı filmi, yaklaşık 3 milyon Avro'luk Altın Alman Film Ödülü'nü kazandı.
En iyi film ödülünün yanı sıra en iyi yönetmen, en iyi senaryo ve en iyi kurgu ödüllerini de alan "Yaşamın Kıyısında" adlı film, Türkiye'deki bazı Almanların ve Almanya'da yaşayan bazı Türklerin hikayelerini anlatıyor.
Kültürden sorumlu Devlet Bakanı Bernd Neumann'ın da katıldığı Berlin'deki ödül töreninde Akın ayrıca, en iyi yönetmen olarak Lola adlı ödüle de layık görüldü.
Akın, ödülü aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında, filmleri ödül için değil, yaşam için yaptığını söyledi.
Çeşitli festivallerde çok sayıda ödül alan Akın, 2004 yılında Berlinale adlı Berlin Film Festivali'nde "Duvara karşı" adlı filmi için aldığı "Altın Ayı" ödülüyle bir anda üne kavuşmuştu.
Gümüş Alman Film Ödülü'nü Doris Dörrie'nin "Kirschblüten-Hanamai" (Kiraz çiçekleri) adlı filmi kazanırken, Bronz Alman Film Ödülü de Dennis Gansel'in "Die Welle" (Dalga) adlı filmine verildi.
Wieder ein Triumph für Fatih Akin: Mit "Auf der anderen Seite" hat der 34 Jahre alte Regisseur nach 2004 erneut den Deutschen Filmpreis in Gold gewonnen. Beste Schauspieler sind Nina Hoss und Elmar Wepper.
Der Film "Auf der anderen Seite" von Fatih Akin ist der Gewinner der diesjährigen Verleihung des Deutschen Filmpreises. Die deutsche Filmakademie zeichnete die deutsch-türkische Liebes- und Familiengeschichte mit vier "Lolas" aus. Der Streifen gewann in den Kategorien "Bester Spielfilm", "Beste Regie", "Bestes Drehbuch" und "Bester Schnitt". Er war insgesamt fünfmal nominiert gewesen.
Als beste Darsteller wurden Nina Hoss als "Yella" und Elmar Wepper seine Rolle als trauernder Witwer Rudi in "Kirschblüten - Hanami" ausgezeichnet. Der mit sechs Nominierungen als Favorit ins Rennen um die "Lolas" gegangene Doris-Dörrie-Film "Kirschblüten - Hanami" gewann neben dem Preis für die beste männliche Hauptrolle auch eine Auszeichnung für das beste Kostümbild und die "Lola in Silber" in der Kategorie "Bester Film".
Bester Dokumentarfilm wurde "Prinzessinnenbad" von Regisseurin Bettina Blümner über drei 15-jährige Freundinnen aus Berlin-Kreuzberg. Als bester Kinder- und Jugendfilm gewann "Leroy" von Armin Völckers. Kulturstaatsminister Bernd Neumann (CDU) warb bei der Gala für den Besuch von Kinos. "Dort Filme zu schauen, ist ein Gemeinschaftserlebnis und zugleich eine höchst individuelle Erfahrung, sozusagen ein kollektiver Traum. Deshalb sind für mich Kino und Kinofilm besondere Kulturgüter, die es zu erhalten gilt und die durch das Fernsehen nicht ersetzt werden können!" Nach dem Sinken der Besucherzahlen im Jahr 2007 seien die Zahlen im ersten Quartal diesen Jahres wieder beachtlich gewesen. Einen großen Anteil daran habe auch der deutsche Film, der mit dem Oscar für die deutsch-österreichische Koproduktion "Die Fälscher" und der Nominierung von zwei Filmen in Cannes "einen großartigen Start" ins Jahr gehabt habe.
Neumann sagte weiter, die Aufmerksamkeit für den Deutschen Filmpreis sei so groß wie nie. Ein Grund dafür sei auch das erst vor wenigen Jahren eingeführte Verfahren, nach dem die über tausend Mitglieder der Deutschen Filmakademie (DFA) die Entscheidung über die Lolas treffen. Repräsentativer gehe es kaum. Neumann zeigte sich besonders erfreut über die wachsende Beachtung von Dokumentarfilmen durch die Kinoöffentlichkeit. Die Lola ist mit insgesamt knapp drei Millionen Euro Preisgeldern der höchst dotierte deutsche Kulturpreis. Bereits für die Nominierungen gibt es Prämien von bis zu 250.000 Euro je Film. Die Nominierungsprämien werden mit den Preisgeldern verrechnet. (ps/AFP)
Gön: webmaster Tarih Sat Apr 26, 2008 8:11 am
| 0)
ON ’lar da olmasalar...Kızıldere’den günümüze
Kızıldere’den günümüze: MAHİR ÇAYAN VE ARKADAŞLARI 30 MART 1972’DE KIZILDERE’DE KATLEDİLDİLER
Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık!
FEZA KÜRKÇÜOĞLU
Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyü, 30 Mart 1972… Saat 05.30 sıralarında Kızıldere muhtarının evine doğru iki asker yaklaşmakta. Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının ölümüyle sonuçlanacak, tarihe “Kızıldere Katliamı” olarak geçecek olan gün başlıyordu.
Muhtarın evinde, muhtarın ailesinin yanı sıra; Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, Fatsalı şoför Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Saruhan ve Ünyeli çiftçi Ahmet Atasoy, Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu üyesi Sabahattin Kurt, “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü”nün kurucusu olarak aranan üsteğmen Saffet Alp, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile kaçırılan üç İngiliz teknisyen bulunmakta…
Evdekiler, evin ve köyün sarılmasıyla birlikte evde sıkışıp kalmışlardı. Dama çıkarak, kiremitler kırılıp, çatıda delik açıldı. Evi kuşatanlar arasında bulunan MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür’ün “Analiz” isimli kitabında yazdığına göre: “İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı, Tokat Valisi, Jandarma Genel Komutan Yardımcısı, MİT Ankara Bölge Daire Başkanı” da operasyonu yerinden yönetmekte… [1]
‘Teslim olmayacağız!’ Muhtarın dışarı çıkması ve bir daha geri dönmemesinin ardından “Teslim ol” çağrıları yapılmaya başlandı. Bu çağrıdan sonra olanları, katliamdan sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’nün savcılık ifadesinden okuyalım: “Muhtar Emrullah Arslan, evden uzaklaşırken karısını, gelinini ve kızını yanına alıp gitmiş. Bu sırada dışardan ‘Alçaklar, çocukların arkasına saklanıyorlar’ diye bir ses duyunca evde kimse olup olmadığını araştırmak aklımıza geldi. Mutfak kısmında ikisi torunu ve biri de erkek çocuğu olan üç küçük çocuk gördük. Kapıyı açıp, üç çocuğu bıraktık. Çatıdan dışarı baktığımızda tamamen sarıldığımızı gördük. Bir süre sonra da, bizden kayıtsız şartsız teslim olmamızı megafonla ihtar ettiler. Buna cevaben ‘İngilizlerin elimizde olduğunu, teslim olmayacağımızı, şartlarımız kabul edilmedikçe çarpışacağımızı ve İngilizlerin de bu arada öleceğini’ bağırarak söyledik. (…)
Saat 10.00 sıralarında marş söylemeye başladık. Bu marş şöyleydi:
Gün doğdu, hep uyandık
Siperlere dayandık
Bağımsızlık uğruna
Alkanlara boyandık
İşçi, köylü, gençlik, asker
Devrim için ölürüz
Sinan, Hüseyin, İbrahim
Devrim için öldüler.
Ayrıca Karayılan türküsünü de hep birlikte söyledik.” [2]
Yüzlerce asker ve siviller tarafından kuşatılan Kızıldere köyüne helikopterler inip kalkmakta. Ankara’ya gidip gelen helikopterler, saldırının yaklaştığının habercisidir. Çatışma öncesini Mehmet Eymür’ün kaleminden okuyalım: “Çayan ve arkadaşları marşlar söylemeye ve zaman zaman askerlere laf atmaya başladılar. Bizi sivil pantolonlarımızdan tanımışlar. ‘Sam Amcanın adamları’, ‘Faşist MİT’çiler’ gibi sözlerle bizleri kızdırmaya çalışıyorlardı. Aramızda 150-200 metre kadar mesafe vardı. Biz de onlara cevap veriyorduk. Erlere ise dokunaklı laflarla tesir etmeye çalışıyor, faşist subayların emriyle hareket etmemelerini telkin ediyorlardı. Bekleme devresi başlamıştı.” [3]
Önce Mahir’i vuruyorlar…
Evi kuşatanların İngilizleri görmek istemeleri üzerine İngilizler pencereden gösterip, konuşturuldu. Saat 13.00 olduğunda evdekiler radyodan kuşatıldıkları haberini dinlediler. Saat 14.00 sıralarında megafonla evdekilere yeni bir çağrı yapıldı: “İçinizden biri dışarı çıksın, yani çatı katından baksın, konuşacağız”…
Söz yeniden Ertuğrul Kürkçü de… Kürkçü, 1979’da Niğde Cezaevi’nde Uğur Mumcu’ya, Mahir Çayan’ın öldürdüğü anı şöyle anlatır: “İlk ben çıktığım için sabah, daha sonra da Mahir ‘Sen çık şunlarla konuş’ dedi. Ben çıktım, arkadan da Mahir, Cihan, Saffet çıktılar yukarıya… Evin çatısı var, topraktan, kiremit çatı, oradan merdivenle çıkılıyor, tek katlı bir ev. (…)
Birlikler mevzilerine girmeye başladılar, makineli tüfek yuvalarının arkasına girmeye başladılar ve bizimle konuşmak isteyen adamlar geri geri gitmeye başladılar. ‘Ne oluyor?’ deyip, biz bir ölçüde geri çekildiğimiz zaman dört bir yanımızdan makinalı tüfeklerle eve ateş açıldı. Önceden iki üç arkadaş kendini aşağıya attı. Ben onların arkasından, en arkada Mahir kalmıştı. Baş aşağı düştüm. Merdivenlerden yuvarlandım. Toparlanıp, doğrulmaya çalışırken yukarıdan kanlar boşalıyordu. Tam deliğin ağzına Mahir’in kolu sarkmış, kafası da kısmen sarkmış ve kanlar akıyordu, ben fırladım…
Bir iki el bombası attım dışarıya. Makinalı tüfek ateşi sürekli devam ediyordu. Fakat bir şey göremiyorsun, zaten. Ayrıca tesir sahası dışına çıkmışlardı. Birşey kestirmek mümkün değil. Ve Mahir’i indiremedim.” [4]
Mahir’in vurulmasının ardından İngilizler, aşağıdakiler tarafından öldürülür. Açılan ateş sonucu Ömer Ayna sol gözünü kaybeder. Ağır yaralıdır. Cihan Alptekin ise karnından yaralanmıştır. Evin içindekiler sahanlıkta toplanırlar ve “U” şeklinde savunma pozisyonuna geçerler.
Roketatarların yanı sıra havan atışı da başlar. Evin girişini tutanların bulunduğu yerde büyük bir patlama olur. El bombalarının pimini çekip, kapıdan girecekleri bekleyenlerin üzerine düşen bombayla birlikte peş peşe patlar el bombaları…
Evdekilerin büyük bir bölümü ölmüştür. Ertuğrul Kürkçü, savunmakta olduğu samanlıktan içeri girerek samanların arasına saklanır. Bir süre sonra ateş kesilir. Eve gelenler içeri ateş ederek girerler. Yaralı olan Saffet Alp, öldürülür. Muhtar Emrullah Arslan, evde 13 kişinin olduğunu söylemiştir. On devrimci ve üç İngiliz ile birlikte sayı tutmaktadır. Hava kararmaktadır. Ölenlerin cansız bedenlerini alarak, köyü terk ederler…
Ertesi gün, Ertuğrul Kürkçü’nün babası Enver Kürkçü yanında bir tabutla birlikte Kızıldere’ye gelir.. Enver Kürkçü’nün başı tanımayacak durumda olan Nihat Yılmaz’ın cansız bedeninin “oğluna ait olmadığını” iddia etmesi üzerine tekrar eve gidilir ve yapılan arama sonucunda Ertuğrul Kürkçü yakalanır…
Kızıldere’de sabahın ilk ışıklarıyla başlayan “operasyon”, akşam karanlığı basarken sona erer. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ile Charles Turner, Gordon Banner ve John Law ölmüştür. Güvenlik kuvvetlerinden ise bir er yaralıdır.
Denizleri kurtarmak için…
Mahir Çayan ve on arkadaşını Kızıldere’ye kadar getiren neden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idamlarını engellemektir. On’ları Kızıldere’ye getiren olayların nasıl geliştiğini Sosyalizm ve Toplumsal Olaylar Ansiklopedisi’nden birlikte okuyalım: “İstanbul’da Ulaş Bardakçı’nın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz’ın ağır yaralı olarak yakalanması, Orhan Savaşçı ve arkadaşlarının tutuklanması, ardından Koray Doğan’ın öldürülmesi ve Oğuzhan Müftüoğlu’nun da tutuklanması üzerine, tasarlanan birkaç umutsuzca çıkışın ve Ankara’da ya da başka bir büyük kentte barınma olanağının olmadığının görülmesi üzerine asıl örgütlenmeden geriye kalan iki kişi Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, THKP-C’nin Doğu Karadeniz’deki kitle çalışmalarından edindiği ilişkiler alanına geçmek üzere yollarda yapılan sıkı aramalardan kurtulabilmek için makarna yüklü bir kamyonun yükleri arasına gizlenerek Fatsa’nın Yapraklı köyünde Ahmet Atasoy’un bir akrabasının evine yerleştirildiler. (…)
26 Mart 1972 sabaha karşı devlet güçleri, kalabalık komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri ile Ankara’da elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Ünye’deki bağlantı noktalarını ele geçirmek ve ardından aranmakta olan THKP-C ve THKO üyelerini yakalamak üzere Fatsa’yı abluka altına aldılar. Daha sonra 1979’da Fatsa Belediye Başkanı olan terzi Fikri Sönmez ve çırağını gözaltına alan devlet güçlerinin kendi yerlerini öğrenmek üzere onları işkence altında sorgulamakta olduğunu öğrenen grup iki seçenekle karşı karşıya kaldı; ya İngiliz görevlileri de yanlarına alarak Ünye’den ayrılacak ve arkadaşları Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna’nın bulunduğu Kızıldere köyüne ulaşacaklardı ya da etkili herhangi bir eylemde bulunma olasılığı bulunmayan bu köye kendi başlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Aralarında yaptıkları tartışmada birinci seçeneğin uygulanması kararlaştırıldı. (…)
Yapılan keşifte İngilizlerin arabasının yerinde durduğu belirlendi ve eylem gerçekleştirildi. Üç İngiliz görevli alındı. Geride kalanlar bağlanarak hareket edemez hale getirildi ve Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar.
Kızıldere köyüne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz’dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terkederek Ankara ya da İstanbul’a gitmekle görevlendirildiler.” [5]
NATO’ya bağlı Ünye Radar Üssü’nden kaçırılan İngilizlere karşılık Denizlerin idamlarının durdurulmasını istediler. İstekleri üç maddeden ibaretti:
1. İnfazlar derhal duracak.
2. Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacak.
3. En çok 48 saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
29 Mart 1972 günü On’ları Niksar’a getiren kişinin yakalanması üzerine, İstanbul’a dönmeyi güvenli bulmayıp, Kızıldere’ye dönen Nihat Yılmaz ve Ertan Saruhan ile diğer devrimcilerin bulunduğu ev tespit edildi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek için yapılan eylem başarısız olmuş, on devrimci Kızıldere’de öldürülmüştü.
Yargısız infazın itirafı
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de Ankara’da idam edildi. Kızıldere katliamından geriye bazı soru işaretleri kaldı. “Yetkililer” olayın çatışma olduğunu iddia ettiler, etmekteler. Ancak yıllar sonra yayınlanan dönemin başbakanı Nihat Erim’in günlüklerine yazdığı: “Akşam saat 18’de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30’da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.” ifadesi eğer dizgi yanlışı yoksa ve eğer Erim’in kalemi sürçmemişse – ki günlüklerin hiçbir yerinde kuşkulu bir cümle yok – bu bir itiraftır. [6]
Kaldı ki, dönemin İçişleri Bakanı Ferit Kubat’ın Meclis’te yaptığı konuşmadaki sözleri de bu ifadeyi doğrulamaktadır: “Çetin bir mücadele sonunda çelik yelekli ekip, hepsini ölü olarak ele geçirmiştir. Son bir anarşist ‘teslim oldum’ demiş ve o anlık gafletten istifade silahını ateşleme fırsatını bulmuşsa da kurşun, çelik yelekte kalmış, çelik yeleği geçmemiş ve mukabil ateşte de öldürülmüştür.” [7]
Geçen yıl, Kızıldere Katliamı’nın 35. yılında 78’liler Girişimi ile Saffet Alp’in kız kardeşi Fikret Karacan, Saffet Alp’in “yargısız infazla öldürüldüğü” iddia ederek, İçişleri Bakanlığı’na “yargısız infazda rol alanların kimliklerinin açıklanması” talebiyle başvurdular. Kızıldere katliamının 36. yılında “failler” hâlâ meçhul…
[1] Bir MİT Mensubunun Anıları, Mehmet Eymür, Milliyet Yayınları, 1991.
[2] Çıkmaz Sokak, Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 1979.
[3] Bir MİT Mensubunun Anıları, Mehmet Eymür, Milliyet Yayınları, 1991.
[4] Çıkmaz Sokak, Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 1979.
[5] Sosyalizm ve Toplumsal Olaylar Ansiklopedisi. İletişim Yayınları, 1988.
[6] Günlükler, Nihat Erim, 1925-1979, II. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2005.
[7] Bir MİT Mensubunun Anıları, Mehmet Eymür, Milliyet Yayınları, 1991.
* * * BAŞBAKAN NİHAT ERİM’İN GÜNLÜKLERİNDE KIZILDERE ‘İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler…’
31 Mart 1972
Dün sabah MİT müsteşarı ve İçişleri bakanı telefon ettiler. İngilizleri kaçıranlar Niksar’ın Kızıldere köyünde muhtarın evinde imişler. Jandarma köyü çevirmiş, İngilizlerin diri kurtarılması için pazarlık yapılıyormuş. Ben de talimat verdim, “Diri kurtarmak için her gayret gösterilsin” diye. İçişleri bakanı Ünye’de anarşistlerle işbirliği yapan Avukat Sadi Şener’i yanına alıp olay yerine gidiyor. Avukat “Ben onları teslim olmaya razı ederim” demiş.
Öğleye kadar teslim olmamışlar. Ateş etmişler. Öğleden sonra Tağmaç telefon etti. Jandarma Genel Komutanı, “Geceye bırakmak tehlikelidir” diyormuş. Tünel kazıp kaçabilirler. İçlerinde askeri üniformalılar da var. Gece evden çıkıp askeri şaşırtılabilir, aralarına karışabilirler” diyormuş. “Onlar olay yerinde durumun gereğini daha iyi takdir ederler” dedim.
Akşam saat 18’de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30’da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.
Gece A. İ. Göğüş telefon etti. Sıkıyönetim resmi tebliğ dışında haber ve resim yayınını yasak etmiş. Tağmaç’ı buldum. “Resim yasağı doğru değil. Gerçeğin gizlendiği sanılır” dedim. Soruşturdu, yanlışlık olmuş. Resim yayınlanacak.
Bu sabah Bakanlar Kurulu’nu topladım. İçişleri bakanı dönmüştü. İzahat verdirdim. Öğleden sonra da Millet Meclisi’nde izahat verdi. Grup sözcüleri de konuştu. Güvenlik kuvvetlerini tebrik ettiler.
Günlükler, Nihat Erim, 1925-1979, II. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2005.
OLAYLARIN ARDINDAKİ GERÇEK Bilinen Son
Türkİye’de kızıl anarşinin önderleri giriştikleri akılsız denemelerin sonuncusunda cumhuriyet kanunlarının ve güvenlik kuvvetlerinin bir kere daha avucu içine düşmüşlerdir. Türk Devletine kast teşebbüslerinin, hürriyet rejimine karşı çıkmanın, hele Atatürk Cumhuriyetini dinamitleme niyetlerinin karşılaşacağı son duvar, bundan böyle de cumhuriyet kanunlarının ve cumhuriyet kuvvetlerinin güçlü ve sert kayalıkları olacaktır. Bundan kuşku duyulmamalıdır. Devletin gücü karşısında eğilmeyecek, başı ezilmeyecek tehlike mevcut değildir. Böyle olmasa idi bu varlığın adına devlet denmezdi. Cumhuriyet Türkiyesi bu anlamda güçlü bir devlettir.
Sol macera heveslileri, başka hevesliler gibi bunu pek âlâ bilmektedirler. Sonucu önceden belli bazı olaylar vardır.
Kızıl anarşinin Türkiye’de uğradığı âkıbet, sonucu önceden belli olaylara bir örnektir. Buna rağmen bir heves olarak sürdürülmek istenmesinin nedeni, içinde rol alanların, kendi iradelerinin ötesinde milletlerarası bir akımın tutsağı durumuna girmiş olmalarıdır. Yoksa Türk halkının yapısını, cumhuriyet ordusunu ve gerçek Atatürkçü nesilleri biraz tanıma olanakları bulunsa, içine düştükleri kızgın çemberin dışına kendilerini bir an önce atarlardı. Üç İngilizi kaçırmak suretiyle sebebiyet verdikleri son olayın Türkiye’de yarattığı nefreti iyi değerlendirmek gerekir. Halkın gösterdiği tepki meydandadır. Güya halkı kurtarmak gibi akılsız davranışlara girişenler halkın elinde perişan olmuşlardır. Parlamentosundan, üniversitelerinden yükselen seslere kulak veriniz. Hepsi, Türkiye’nin kızıl anarşiyi reddeden tek sesini veriyorlar. Türkiye bir bütün halinde anarşinin ve insanlık dışı eylemin karşısına dikiliyor.
Cumhuriyet gazetesi, 31 Mart 1972.
Gön: webmaster Tarih Mon Mar 31, 2008 6:52 pm
| 0)
12 MART
Mart ayı acılarla dolu
Türkiye’nin tarih sayfalarında acı dolu günleri olarak not düşmüş, özellikle de mart ayında yaşanan büyük acıları, insanlık dramlara, katliamlara ilişkin demokratik kitle örgütleri önümüzdeki günlerde bir dizi eylem ve etkinlik düzenleme kararı aldı.
Bugün, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Ankara 78’liler Derneği, 68’liler Dayanışma Derneği ve Halkevleri’nin ortak düzenleyeceği etkinliklere ilişkin kamuoyuna bilgi verilecek.
Ankara’da Yüksel Caddesi’nde İnsan Hakları Anıtı önünde düzenlenecek eylemle aynı zamanda yaşanan bu acı dolu geçmişi yaratanlar protesto edilecek.
Ayrıca, yaşananlarda payı olanlardan da hesap sorulmasını bir kez daha istenilecek.
Kurumların çıkardığı Mart ayının “acılar dökümü” şöyle:
» 12 Mart 1971’de askeri cunta verdiği muhtıra ile sivil yönetimi görevden uzaklaştırmış ve Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulmasını sağlamıştı. O dönemde çok sayıda hukuksuz uygulama oldu, yargısız infazlar yaşandı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları hukuk ayaklar altına alınarak 6 Mayıs 1972’de idam edildi.
» 12 Mart 1995 Mart ayında 23 kişinin ölümüyle sonuçlanan İstanbul Gazi ve Ümraniye Mahallesi katliamları oldu. Bu olay da benzer pek çok olayda olduğu gibi tam aydınlatılamadı.
» 13 Mart 1982’de Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar isimli devrimci gençler idam edildi. 12 Eylül askeri yönetimi döneminde çoğu siyasi hükümlü olmak üzere 49 kişinin yaşamı darağaçlarında son buldu.
» 16 Mart 1978’de, yani 30 yıl önce, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde bekleyen öğrencilerin üzerine bomba atıldı, 7 öğrenci yaşamını yitirdi.
» 1988 yılının 16 Mart’ında komşumuz Irak’ta da büyük bir katliam yaşandı. Diktatör Saddam’ın adamları Halepçe katliamında 5 binin üzerinde insanı öldürdü.
* * * 12 Mart’ı bir daha anımsamak
78'liler Girişimi, 12 Mart 1960 darbesinin 48. yıldönümü dolayısıyla yaptığı yazılı açıklamada "Gerçeğin anlatıcısı olalım! Gerçekle yüzleşelim! Gerçeği ve adaleti bulalım!" çağrısında bulundu.
60'lı yıllardan itibaren toplumsal uyanışın ve sol hareketlerin geliştiği belirtilen açıklamada, 12 Mart denilince akla gelen sorular ve yanıtları şöyle sıralandı:
"Karadeniz' de fındık ve tütün, Ege' de üzüm, Doğu' da Milli Zulme son mitingleri, İstanbul' da 15-16 Haziran işçi direnişi akla gelir.
General Tağmaç'ın, 'ekonomik gelişmeyi aşan sosyal gelişmenin önünü kesmek gerekir' sözü akla gelir.
ECEVİT’İN HESAPLAŞMA SÖZÜ
Amerikan yetkililerine, istek üzerine 'devrimcileri cezalandırma' sözü veren Demirel, 'gerekirse özgürlüklerin üzeri şalla örtülür' diyen Nihat Erim akla gelir.
Darbecilerin verdiği muhtıra'ya parlamentonun direnmemesi, üstelik kürsüden okunması akla gelir. Aynı parlamento'da 1960 Anayasası'nın özgürlüklerinin budanması, 'demokrasiyi koruma ve kollama' adına sivil-asker el ele demokrasiyi ortadan kaldırması akla gelir.
İdamcılarla, işkencecilerle ‘hesaplaşma’ sözü vererek büyük umutlarla hükümet olan Ecevit'in ve solun darbeyle hesaplaşmaması akla gelir.
Türkiye'nin hala hesabını vermediği 5 bin genç bedenin cenazesi üzerinden 12 Eylül darbesinin önünün açıldığı, 12 Mart'ta 'yarım' kalmış darbe rejimini kalıcılaştırma operasyonu akla gelir."
CAN ERDOĞAN ANKARA
Gön: webmaster Tarih Thu Mar 13, 2008 7:23 am
| 0)
06. Februar 2008 Drei Tage nach dem verheerenden Feuer in einem Ludwigshafener Mehrfamilienhaus mit neun Toten gibt die Polizei auf Bitten der Feuerwehr einzelnen Feuerwehrleuten Personenschutz. Das teilte der Ludwigshafener Polizeichef Wolfgang Fromm am Mittwoch mit. In einer Gaststätte war am Dienstag ein am Einsatz beteiligter Feuerwehrmann von einem Mann türkischer Herkunft angegriffen worden. Auch Feuerwehrfahrzeuge wurden bespuckt. Der Ludwigshafener Bürgermeister Zeiser wehrte sich gegen Vorwürfe unter anderem aus der türkischen Presse, die Feuerwehr sei zu spät am Einsatzort angekommen. Die ersten Feuerwehrleute seien nach zwei Minuten eingetroffen.
Unterdessen haben erste Untersuchungen zur Brandursache in dem Gebäude begonnen. Die Experten konnten am Morgen erstmals das bislang extrem einsturzgefährdete Haus betreten, wie eine Sprecherin der Polizei in Ludwigshafen mitteilte. Genaue Ergebnisse der Untersuchungen werden allerdings erst in mehreren Tagen erwartet. Die Ermittler gehen sowohl dem Verdacht einer Brandstiftung als auch der Möglichkeit eines technischen Defekts als Ursache des Feuers nach.